BasindaBiz

 

Öyle olmaz böyle olur iktidarı değil hayatı istemek

Öyle olmaz böyle olur iktidarı değil hayatı istemekBaşaran AKSU - BİRGÜN, 22.02.2009

 

Biriken her güç, önüne yerleştirilmiş engeller üzerinde basınç yaratır.
Kropotkin


Eylem sözün öncüsüdür, tersi değil. Bu yüzden solun kendini sınayacağı düzlem söz değil, eylemdir, pratik düzlemdir...

Yardım değil ‘bir umut’

Seksenli yıllardan itibaren Türkiye, bütünüyle uluslararası finans kapitalin salınımlarına açık hale geldi. Ekonomisi de iç piyasası da bu gerekler doğrultusunda düzenlendi. AKP eliyle uygulanan politikalar bu siyasetin son perdesiydi, 2000’li yılların genleşme dönemine de perde inince parti bitti. Ama partiye davetli olmayanlar, neo-liberal dönüşümün ezdiği emekçiler, Türkiye’nin dönüşümünden ötürü biten partinin faturasını ödüyor. Sosyal güvenlik ağları dağıtılmış, üretim süreci küresel piyasaların ve finans oligopollerinin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş Türkiye’de emekçiler krizin pençesindedir.

Ücretli çalışanlar ve işten çıkarılarak işsiz kalanlar, açlığı ve geleceksizliği daha yaygın ve yakından hissetmeye başladılar. İş bulma umudunun bile kalmadığı, ek bir gelirin olmadığı ve daha öncesinde önlem almış olanların bile ellerindeki birikimle, eş-dost dayanışmasıyla en fazla iki ay dayanabilecekleri bir dönemi yaşıyor. Çaresizlik, çıkışsızlık ve umutsuzluk, bu süreçte emekçilerin genel ruh durumunu yansıtıyor. İşverenlerin uzunca bir süre ücretleri ödeyemediği durumlar hariç, hangi ağır ve insanlık dışı çalışma koşulu olursa olsun bu kriz ortamında işçilerin temel eğilimi doğallığında `işsiz kalmayalım da ne olursa olsun` oluyor. Sermaye, kriz ortamının kendisine sunduğu elverişli ortamı, işçileri olabilecek en son noktaya kadar sömürmek noktasında bir fırsat olarak değerlendiriyor.

Bu süreç, emekçi sınıfların tüm bileşenlerinin yaşamlarını daha kökten mücadele alanı haline getiriyor. Emekçi, yaşanan çaresizliği ve umutsuzluğu, kendini yalnız olarak hissettiği sürece, bu kavganın ve kavgayla umutkâr olabilmenin öneminin farkında olamayacağı muhtemeldir. Emekçi sınıfların bütün bileşenleri arasında kurulu kolektif ve organik ilişki, bu mücadeleyi bir politik saflaşmaya çevirip sermayenin daha yoksullaştırıcı dönüşüm politikalarına karşı direniş kudret kazanabilir. Bu kudret ki, kendi öz farkındalığına ulaştığında, o zaman kriz esas olarak sermayenin derdi-meselesi olacaktır. Bu kudretin tezahürü elbette kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. O yüzden bizim gündemimizi belirleyen emekçilerin gündemi olmalıdır.

Sosyal güvenlik kurum ve düzenlemelerinin ortadan kaldırıldığı, çalışanların alınterinde biriken işsizlik fonunun çalınarak zenginlere aktarıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Tasfiye edilen sosyal güvenlik ağları yerine ikame edilen ise dini cemaatlerin yeni muhafazakâr hayırseverlik tarzlarıdır. Türkiye’de solcular AKP ve Fetullahçı vb. örgütlerin toplumun yoksullaşan kesimlerle kurdukları bu ilişki tarzını haklı olarak eleştiriyorlar.

Eleştirinin sözle yürütüldüğü ve insanların hayatına değen bir başka pratiği hayata geçirmediği, en iyi ihtimal talep oluşturmakla yetindiği bir tarzın emekçiler ve ezilenler nezdinde bir geçerliliği yoktur. Yoksullara, işçilere ne anlatırsanız anlatın, size derler ki ‘Şu an, şimdi ne öneriyorsun. Mesela akşam yiyecek bir şeyim yok, sabah iş aramak için param yok, üç gün sonra kredi taksitimin son günü geliyor, bunu çözebilmek için bana ne diyebilirsin. Hadi iyi ihtimalle varsay ki mitingine geldim, sonra evime döndüm hayatımdaki bu daralmayı neyle aşmamı öneriyorsunuz?’ Mesele işte bu kadar somut bir haldedir. Her tür eşitlik, paylaşım, komünal toplum vb. vurgunuzun gelip tıkandığı bir yerdir burası. Ne diyeceksiniz, ‘İşkur’a git iş için başvur’ mu, ‘belediyeye git yardım al’ mı, ya da ‘devlete banka borcumu iptal et de’ mi? Peki ‘krizin bedelini işverenler ödesin’ demek yeter mi? Ödemiyorlar işte, tablo böyle durdukça da ödemeyecekler.

Bu toplumda emekçiler 70’lerden beri sürekli bir arayış içinde ve sürekli değişimden yana olmuşlardır. Ecevit’ten Özal’a, MHP ye ve tekrar Ecevit’e oradan AKP’ye bir salınım içinde oldu. Devrimci hareketin 78-80 arasında ilk kez yakaladığı kökleşme olanağı egemenler tarafından ortadan kaldırıldı. Anadolu’da ve büyük kentlerin yoksul semtlerinde kurulan tüm bağlar zamanla aşındı, başkalaştı. Sol uzun bir süre kendi derdiyle uğraştı, toplumun gerçeğinden uzaklaştı. AKP bugün Tayyip Erdoğan sözcülüğü üstünden usta bir sahtekârlıkla ‘elitlere ve zenginlere’ karşı etkili bir ‘eleştirel’ söylemi emekçilerin yaralarına merhem olurcasına sürdürüyor. Tam da bu söylemden etkilenen emekçinin dünyasına, yarasına dokunacak bir konumlanış içine giremezsek mevcut gidişatı değiştirme şansına asla sahip olmayacağız. Tayyip’in yerini Numan alır, düzen bozulmaz.

İslami cemaatlerin ve AKP’nin yürüttüğü hegemonya yaratıcı işlev gören yardım pratiklerine, emekçileri sadakaya muhtaç kılınıp yurttaşı dilenciye dönüştürüyorlar haklı eleştirisini yapabiliriz. Ancak böylesi bir eleştiriden –şu an itibariyle– emekçiler nezdinde AKP ve cemaat reklâmı dışında bir politik sonuç türemez. Sol için önemli olan halkın bu zaruri durumu karşısında ne önerdiği ve müdahale araç ve yönteminin ne olacağıdır.

Birumut çabası (işsizlere iş bulma dayanışması, giyim, ev eşyası ve temel gıda ürünleri konusunda dayanışma ağları, kentsel dönüşüm mağdurlarıyla dayanışma pratikleri, işverenlerin mağdur ettiği işçilerle hukuk dayanışması, ÖSS-SBS etütleri, vasıf geliştirici kurslar, Davutpaşalı Ailelerle Dayanışma, ev eksenli çalışan kadınların kooperatifleşmesi, sendikalı işçilerin, sendikasız-güvencesiz çalışanların ve işsizlerin ortak örgütlendikleri ara bir sendikal odak olarak Umut-Sen vb. dayanışma ve örgütlenme çabaları) içinde olanlar eksik fazla bu yönde arayışlara ve eleştirilere sahipler. Dayanışmayı emekçinin özgürleşmesi meselesinin mihenk noktası olarak ele alıyorlar. Yardım mantığının ötesinde zaten bu doğaya ve insanlığa ait olan ‘olanakları’, ‘bilgileri’ ihtiyaç sahibi olanlarla paylaşıyorlar.
 
Her ne kadar sol içerisinden yapılan, sol Fetullahçılar, sivil toplumcular eleştirilerine maruz kalıyor olsalar da esasları, emekçiyi sistem karşısında güçlü kılacak, güçlükler karşısında bir arada ve ortak davranmaya teşvik edecek, ‘gelecekteki bizim otoritemizin’ çözümüne havale etmemeden herkesin birbirinin sorununa kendi sorunu gibi önemseyip sahip çıktığı, karınca kararınca elindekileri birbirleriyle paylaşacakları halleri ve pratikleri emekçi dünyasında çoğaltmaktır.

Çok sözden, kurgudan ya da fanteziden başka bir şey ortaya çıkmıyor. Mesele ortadayken ve bunca görünürlük taşırken büyük sözlere değil, emekçinin, ezilenin yaşadığı çaresizliği hafifletecek ve onları bir araya getirecek, birlikte düşünmelerini sağlayacak dayanışma pratiklerine ihtiyaç var. Bu pratiklerin neler ve nasıl olabileceğini sadece ve sadece emekçilerin ihtiyaçları belirleyebilir. Sorun gündelik hayatımızın ne kadarını kendimiz için ne kadarını emekçiler için ve onlarla birlikte düşünerek ve yaşayarak geçirdiğimiz ayrımında yatıyor.

Ötesi sözün ucubeleşmesinden başka bir şey değil. Oysa eylem sözün öncüsüdür, tersi değil. Bu yüzden solun kendini sınayacağı düzlem söz değil, eylemdir, pratik düzlemdir. Ne güzel konuşmuşuz ya da yazmışız değil yapabildiklerimizin- başarabildiklerimizin emekçiler dünyasında ki şahsiyet yaratıcı parıltılarından coşku alabilmemizdedir.


http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1235312775&year=2009&month=02&day=22